Ramazan, insanın yalnızca midesini değil, nefsini de terbiye ettiği bir aydır. Aç kalmanın, susuzluğa sabretmenin ötesinde; paylaşmayı, empati kurmayı ve başkasının hakkını gözetmeyi öğrenme zamanıdır. Oruç, bir yoksulun halini anlamak, bir lokmanın kıymetini kavramak ve insan olmanın özünü yeniden hatırlamaktır. Ne var ki bugün, bu mukaddes ay geldiğinde çarşıda, pazarda, raflarda ve fiyat etiketlerinde bambaşka bir manzarayla karşılaşıyoruz. Ramazan’ın bereketi, ne yazık ki bazı ellerde fırsatçılığın bereketine dönüşmektedir.
Bir ay boyunca sabır, merhamet ve kanaat öğretmesi gereken bir zaman dilimi, bazıları için kazancı artırmanın, fiyatları yükseltmenin, ihtiyacı istismar etmenin vesilesi hâline gelmiştir. Oysa Ramazan, artırmanın değil azaltmanın; çoğaltmanın değil paylaşmanın ayıdır. Bu ayın ruhunda, başkasının sofrasını düşünmek vardır, başkasının sofrasını küçültmek değil.
Bu durum, yalnızca ekonomik bir mesele değildir; aynı zamanda derin bir kültürel ve ahlaki kopuşun göstergesidir. Çünkü bir toplum, kendi inancının özünü bildiği ölçüde adil olur. Biz ise çoğu zaman şekli yaşayıp ruhu ihmal eden bir anlayışın içinde savruluyoruz. Oruç tutuyoruz ama sabrı tutamıyoruz. Sofralar kuruyoruz ama vicdanımızı kuramıyoruz. Dualar ediyoruz ama adalet duygumuzu diri tutamıyoruz.
Oysa bizim medeniyetimiz, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” diyen bir peygamberin izinden yürür. Bu söz, yalnızca bireysel bir sorumluluğu değil, toplumsal bir ahlakı tarif eder. Ramazan’da fiyat artırmak, yalnızca bir ticari tercih değil; aynı zamanda bu ahlakın inkârıdır. Çünkü fırsatçılık, başkasının ihtiyacını kendi kazancına dönüştürme biçimidir. Bu ise Ramazan’ın ruhuna değil, nefsin karanlığına hizmet eder.
Bugün belki de en büyük sorunumuz, kendi değerlerimizi bilmemek değil, onları içselleştirmemektir. Kültürümüzün sözlerini tekrar ediyor, ama anlamlarını yaşamıyoruz. Dilimizde merhamet var, ama davranışlarımızda yok. Geleneklerimizi sürdürüyoruz, ama ruhunu taşımıyoruz. Bu yüzden Ramazan geldiğinde minareler ışıldıyor, ama bazı kalpler kararıyor.
Oysa Ramazan, insanın kendine dönmesi için bir çağrıdır. Bu çağrı, yalnızca aç kalmaya değil, aç gözlülükten vazgeçmeye yöneliktir. Çünkü asıl oruç, mideyle değil, vicdanla tutulur. El, başkasının hakkına uzanmıyorsa; göz, başkasının ihtiyacını görmezden gelmiyorsa; kalp, başkasının derdine kapalı değilse, işte o zaman oruç anlamına ulaşır.
Ramazan’ı gerçekten yaşamak, sofrayı büyütmek değil, gönlü büyütmektir. Fiyatları artırmak değil, merhameti artırmaktır. Kazancı büyütmek değil, insanlığı büyütmektir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Biz gerçekten oruç mu tutuyoruz, yoksa yalnızca aç mı kalıyoruz?
Ramazan, açlığın değil, vicdanın sınavıdır. Ve bu sınav, yalnızca gün batımında değil, her alışverişte, her kararda, her davranışta verilir. Kazananlar, ne daha çok kazananlar ne de daha çok biriktirenler olacaktır. Kazananlar, insan kalabilenler olacaktır.
Yorum Yazın