Dünya genelinde sistemin çelişkilerinin keskinleştiği, daha da derinleştiği ve buna karşı bir önlem alınamadığı bir evreye girmiş bulunmaktayız. Uzun zamandır bahsini ettiğimiz yapısal mali kriz dünyanın dört bir parçasında kendisini göstermektedir. Emperyalistler keskinleşen çelişkileri dizginleme amacıyla ya uzlaşma arayışlarına gitmekte bunu sağlayamadığı yerlerde ise baskıyla tahakküm altına alma yollarını izlemektedir. Savaş hazırlıkları tüm hızıyla sürerken, aynı anda savaşın “müzakere” masalarında ertelendiği bir görüntü yaratılmaktadır. Davos toplantılarında öne çıkarılan “diyalog” ve “istikrar” söylemleri, emperyalist bloklar arasındaki derin çelişkileri perdelemeye yetmemektedir.
Emperyalizmin bu ikili stratejisi — bir yandan diplomasi söylemi, diğer yandan baskı ve yaptırım — en açık biçimde ekonomik kuşatma politikalarında görülmektedir. Bugün askeri işgal kadar etkili bir silah, enerji ve finans üzerinden yürütülen yaptırım mekanizmalarıdır. Küresel bankacılık sistemi, sigorta ağları ve dolar hâkimiyeti aracılığıyla ülkeler ekonomik boğulmaya sürüklenmekte; böylece doğrudan savaşın maliyeti olmaksızın siyasal sonuçlar elde edilmeye çalışılmaktadır.
Latin Amerika bu politikanın tarihsel laboratuvarıdır. Darbelerle, borç krizleriyle, IMF programlarıyla dizayn edilmeye çalışılan kıta, bugün yaptırımlar ve enerji baskısıyla yeniden hizaya getirilmeye çalışılmaktadır. ABD emperyalizmi, kendisine tabi olmayan hükümetleri ekonomik izolasyonla cezalandırmakta; bölgesel dayanışma kanallarını kesmeye yönelmektedir.
Bu genel tablo içinde Küba, emperyalist kuşatmanın en uzun soluklu ve en sembolik hedeflerinden biri olarak öne çıkmaktadır. 1962’den bu yana sürdürülen abluka, 1996 tarihli Helms–Burton Act ile uluslararası bir şantaj mekanizmasına dönüştürülmüş; diğer ülkelere “Küba ile ticaret yapan bedel öder” mesajı verilmiştir. Bugün ise enerji hattı hedef alınmakta, Küba’ya petrol sağlayan ülke ve şirketlere yönelik baskılar artırılmaktadır.
ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı U.S. Department of the Treasury üzerinden yürütülen bu yaptırımlar, yalnızca Havana’yı değil, tüm Karayipler ve Güney Amerika’daki ticaret ağlarını baskı altına almaktadır. Amaç açıktır: Enerji akışını keserek üretimi, ulaşımı ve günlük yaşamı felce uğratmak; ekonomik kriz üzerinden siyasal çözülme yaratmak. Geçtiğimiz günlerde Trump, derinleşen bir enerji kriziyle boğuşan adayı daha da sakat bırakabilecek bir hareket olan Küba'ya petrol sağlayan ülkelere tarife uygulamakla tehdit eden bir yürütme emri imzaladı. Cuma günü, ulusal nakliye şirketi de adanın doğusundaki rotaları kestiğini söylerken, Havana Üniversitesi bazı etkinlikleri iptal edeceğini söyledi.
Uluslararası haber ajanslarının verilerine göre Küba’nın petrol ithalatı son yıllarda ciddi biçimde gerilemiştir. Bu tablo yalnızca teknik bir arz sorunu değildir; yaptırımlar nedeniyle tanker şirketlerinin ve sigorta firmalarının Küba ile çalışmaktan çekinmesi, petrol akışını daha da zorlaştırmaktadır.
Küba, tükettiği petrolün yalnızca yaklaşık yüzde 40’ını kendi üretimiyle karşılayabilmektedir. Geri kalan bölüm ithalata dayanmaktadır. Bu nedenle dış sevkiyatlardaki her düşüş, doğrudan elektrik üretimini ve ulaşımı etkilemektedir.
Küba hükümeti, ABD yaptırımlarının Mart 2024 – Şubat 2025 arasında ülkeye 7,5 milyar doların üzerinde maliyet yarattığını açıklamıştır. Bu rakam, zaten daralan bir ekonomi için son derece ağır bir yük anlamına gelmektedir.
Yılın ilk on ayında tablo daha da netleşmiştir:
Küba’nın tüm kaynaklardan ham petrol ve yakıt ithalatı, 2024’ün aynı dönemindeki 69.400 varil/gün seviyesinden yaklaşık 45.400 varil/gün’e gerilemiş; bu yüzde 35’lik bir düşüş anlamına gelmiştir. Meksika’dan gelen petrol sevkiyatı, günde 18.800 varilden yaklaşık 5.000 varile düşmüş; bu yüzde 73’lük bir azalmadır. Venezuela’dan yapılan sevkiyat ise yaklaşık yüzde 15 gerileyerek 27.400 varil/gün seviyesine inmiştir.
Bu gerileme, yalnızca tedarikçi ülkelerdeki üretim sorunlarıyla açıklanamaz. ABD’nin yaptırım politikaları, tanker taşımacılığından sigorta işlemlerine, banka transferlerinden ticari sözleşmelere kadar tüm süreci riskli hale getirmektedir. 1996 tarihli Helms–Burton Act ile kurumsallaştırılan bu baskı mekanizması, diğer ülkeleri fiilen Küba’dan uzaklaştırmaktadır.
ELEKTRİK KESİNTİLERİ HAYATI DOĞRUDAN ETKİLİYOR
Yakıt eksikliği doğrudan elektrik üretimini vurmuştur. Küba Elektrik Birliği verilerine göre, günlük talebin yaklaşık üçte birine denk gelen 900 megawatt üretim, yakıt ve yağlayıcı eksikliği nedeniyle devre dışı kalmıştır.
Başkent Havana’da planlanmamış kesintiler zaman zaman günde dokuz saati aşmaktadır. Bazı eyaletlerde ise elektrik yalnızca günde iki ila dört saat verilebilmektedir. Bu durum:
Sanayi üretimini düşürmekte, gıda tedarik zincirini zorlamakta, eğitim ve günlük yaşamı aksatmaktadır.
Genç bir üniversite öğrencisinin sözleri durumu özetlemektedir: Eve dönüldüğünde elektrik yoktur; yemek yapmak, ders çalışmak, günlük yaşamı sürdürmek belirsizliğe bağlıdır.
MÜTTEFİKLERİN SINIRLI KAPASİTESİ
Küba’nın iki temel tedarikçisi olan Meksika ve Venezuela da kendi üretim sınırlamalarıyla karşı karşıyadır.
Meksika devlet şirketi Pemex’in üretimi düşerken, hafif ham petrol ihracatının önemli bölümü yüksek ödeme yapan piyasalara yönlendirilmektedir. Venezuela’da ise Devlet Başkanı Maduro’nun kaçırılması ile başlayan süreç petrol alımının son bulmasıyla sonuçlanmıştır.
Rusya’dan gelen sevkiyatlar ise önceki yıllara kıyasla sınırlı kalmıştır.
Sonuç olarak Küba, hem yaptırım baskısı hem de müttefiklerinin daralan kapasitesi nedeniyle enerji tavanına çarpmış durumdadır.
ÖRGÜTLÜ BİR HALKI HİÇBİR KUVVET YENEMEZ
Enerji kuşatmasının amacı yalnızca hayatı aksatmak değildir. ABD emperyalizmi bu kuşatma üzerinden ABD karşıtı olup ABD’nin emperyalist rekabette olduğu ülkelerle ticaret geliştirenlere dair de bir mesaj vermektedir. ABD emperyalizmi arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’da Çin ve Rusya’nın etkisinin artmasını hazzedememektedir. Ayrıca bölgesel dizaynda ABD kendi çizgisini geliştirme ve tahakküm altına alma politikasını izlemektedir. Anti ABD’ci Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun bir gece ansızın kaçırılması ve Trump’ın petrole el koyması aslında ABD’nin hedeflerini özetler niteliktedir. Kendisine karşı gelişen hiçbir çizgiye tahammül edememekte, bölgedeki kâr kaynaklarına bir ülkenin ulusal egemenliğine darbe indirerek el koymaktadır. Küba’da da anti ABD’ci çizgi yok edilmek istenmekte, ABD’nin kendi çıkarlarına uygun bir kukla yönetim istenmektedir. Bugün Venezuela’da yapılan yarın Küba’da yapılacak olanın habercisidir. ABD emperyalizmi sadece Latin Amerika’da değil Orta Doğu, Afrika, Panama’da da benzer saldırgan bir çizgi izlemektedir. Bu saldırganlık sistemin mali kapasitesinin daraldığını, yeni sömürge alanlarına ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. Ayrıca hedef, ekonomik daralmayı derinleştirerek toplumsal memnuniyetsizliği büyütmek ve siyasal çözülme yaratmaktır. Ancak tarihsel deneyim, ekonomik ablukanın otomatik olarak siyasal teslimiyete yol açmadığını göstermektedir. 1962’den bu yana sürdürülen ambargo, Küba’da ciddi ekonomik zorluklar yaratmış; fakat ABD karşıtlığını ortadan kaldıramamıştır. Bu noktada belirleyici olan, krizin nasıl yönetileceği ve halkın örgütlü yapısının ne ölçüde korunabileceğidir.
Küba’da yaşanan enerji krizi, kapitalist-emperyalist sistemin krizinden bağımsız değildir. Küresel mali daralma, enerji ticaretindeki dalgalanmalar ve yaptırım politikaları birleşerek ada ekonomisini sıkıştırmaktadır. Ancak aynı süreç, emperyalizmin meşruiyet krizini de derinleştirmektedir. Sorun yalnızca Küba’nın elektrik kesintileri değildir. Sorun, dünya ölçeğinde çelişkileri derinleşen bir sistemin, krizini çevre ülkelere baskı ve zor yoluyla ihraç etme çabasıdır.
Emperyalizm baskıyı artırdıkça, çelişkiler de keskinleşmektedir. Küba’da yaşananlar, bu tarihsel gerilimin somut bir ifadesidir. ABD’nin enerji ve finans üzerinden kurduğu baskı, kıtada yeni gerilimler üretme potansiyeli taşımaktadır. Ekonomik kriz derinleştikçe, halk tepkilerinin yönü belirleyici olacaktır.
Yorum Yazın