Gençlik, çoğu zaman biriktirmekle geçer. Evler, eşyalar, diplomalar, unvanlar, hesaplar... İnsan, hayatı elinde tutabileceğini sanır. Oysa yıllar usul usul omuzlara kondukça fark edilir ki, asıl birikenler dolaplarda değil, insanın içinde saklıdır.
Yaş ilerledikçe maddi varlıkların yerini görünmeyen hazineler almaya başlar.
Biriken en değerli şey anılardır. Çocukluğun kokusu, gençliğin heyecanı, dost sofralarında edilen kahkahalar, kaybedilen sevdiklerimizin sesi... Her biri zihnimizin görünmez raflarında yerini alır. Bir fotoğraf albümü ya da eski bir mektup, yılların üzerini örttüğü duyguları bir anda yeniden canlandırabilir.
Sonra deneyimler gelir. Hayat, insana kitapların öğretemeyeceği dersler verir. Başarılar kadar yenilgiler de öğretmendir. İnsan, her düşüşünde biraz daha sağlam kalkmayı öğrenir. Belki bu yüzden yaş almak, yalnızca takvim yapraklarının eksilmesi değil; aynı zamanda hayata dair bakışın derinleşmesidir.
Bilgelik de zamanın sessiz armağanıdır. Gençlikte hızlı verilen kararların yerini, yaş aldıkça düşünülmüş cevaplar alır. Tepkiler azalır, muhakeme güçlenir. Çünkü insan artık yalnızca olanı değil, olacak olanı da sezebilir.
Amerikalı psikiyatrist M. M. Devanand yaşlılığı farklı bir pencereden değerlendiriyor. Ona göre yaşlanan insanlar, aslında hayatın içinden geçerek bugünlere ulaşabilmiş "hayatta kalanlardır." Hastalıkları, kazaları, savaşları, kayıpları ve nice fırtınayı geride bırakmışlardır. Belki de bu yüzden yaşlı bireylerin depresyon ve madde bağımlılığı gibi sorunlarla karşılaşma oranı gençlere göre daha düşüktür.
Toplumda yaygın bir yanılgı vardır: Yaşlandıkça zihnin tamamen zayıfladığı düşünülür. Oysa bilim bunun daha karmaşık olduğunu söylüyor. Kısa süreli hafızada bazı yavaşlamalar görülse de, olayları değerlendirme, neden-sonuç ilişkisi kurma, insan davranışlarını anlama ve doğru strateji geliştirme becerisi çoğu zaman gelişmeye devam ediyor. Başka bir ifadeyle, bilgi azalmasa bile bilgelik artıyor.
Beynimiz de yaşla birlikte değişiyor. Kaygı ve panik tepkilerini yöneten bazı sinir hücrelerinin sayısı azalıyor. Bu nedenle ileri yaşlarda yeni başlayan panik bozukluğu oldukça nadir görülüyor. Tepki verme süremiz uzasa da bu gecikme bazen bir avantaja dönüşüyor; çünkü düşünmeden hareket etmek yerine düşünerek karar vermeyi öğreniyoruz.
Yaş ilerledikçe sosyal ilişkiler de farklı bir anlam kazanıyor. Gençlikte kalabalıklar cazip gelirken, ilerleyen yıllarda insan daha seçilmiş dostluklara yöneliyor. Nicelikten çok nitelik önem kazanıyor. Gerçek dostlukların, uzun sohbetlerin ve samimi paylaşımların değeri daha iyi anlaşılıyor.
Elbette yaş almak yalnızca güzelliklerden ibaret değil. Özlemler de büyüyor. Kaybedilen insanlar, yarım kalan hayaller, söylenemeyen sözler, ertelenen kararlar... Bazen pişmanlıklar da insanın görünmez yükü oluyor. Fakat bütün bunlar yaşamın doğal bir parçası. Çünkü hayat, yalnızca başarıların değil, eksik kalan cümlelerin de toplamıdır.
Bilim insanları bugün ortalama insan ömrünün gelecekte yüz yılı aşabileceğini söylüyor. Ancak uzun yaşamak tek başına yeterli değil; önemli olan sağlıklı ve anlamlı yaşayabilmek. Düzenli egzersiz, dengeli beslenme, zihni sürekli çalıştırmak ve sosyal bağları korumak, yaşlılığın kalitesini belirleyen en önemli unsurlar arasında yer alıyor.
Belki de yaşlanmak, eksilmek değil; sadeleşmektir.
İnsan yıllar geçtikçe daha az eşyaya, ama daha çok hatıraya sahip olur. Daha az acele eder, daha çok anlar. Daha az konuşur, daha çok dinler. Daha az sahip olmaya çalışır, daha çok paylaşmayı öğrenir.
Ve günün sonunda geriye şu gerçek kalır:
İnsan yaşlandıkça evini değil, kendini doldurur. En büyük serveti ise bankadaki hesabı değil; biriktirdiği anılar, kazandığı bilgelik ve ardında bıraktığı güzel izler olur.
Yorum Yazın