“İnsanların en etkili silahı, içtenlik ve zekâdır.”[1]
Halide Edib Adıvar’ın 1936 yılında Paris’te kaleme aldığı “Yolpalas Cinayeti” adındaki polisiye romanı, basıldığı yıl Yedigün dergisinde ilan ve reklam kampanyasından hemen sonra yayınlanmıştır. Ertesi yıl ise sansasyonel etkisi yayılan bu cinayet romanının (1937) Muallim Ahmet Halit Kitap Evi tarafından “realist roman” sunuşuyla basıldığı kamuoyunda bilinir. Yedigün dergisi “Yolpalas Cinayeti” romanını dergi okuyucularına şu sözlerle tanıtır:
“Halide Edib yeni romanını, değer bilen okuyucularına Yedigün sayfalarında sunma imkanını bize vermiş bulunuyor. Türk edebiyatının bu hakikaten edib romancısı Avrupa’da yazdığı son romanının ilk müsveddelerini gönderdi. Pek yakında bu sayfalarda zevkle, bedii heyecan ürpermeleriyle okuyacaksınız. Çünkü bu roman Türk edebiyatında bir merhale olacaktır.”
Kendine Kaz Akkız ismini veren Bay Murat Sallabaş’ın küçük oğlu Bülent’in dadısı Nadire[2], şoför Mükerrem’i öldürüp, Bayan Sallabaş’ı da karnından yaralayarak kanlı evrağın öznesi olur. Bir çocuk bakıcısının cinayetin anatomik yapısında başrol oynaması oldukça sarsıcıdır. Bağlam kurulduğunda, Mükerrem ile yolları henüz küçük bir kız çocuğuyken, Anadolu’nun çorak ve ıssız köyünde para biriktirmek için annesiyle öküz bakan travmatik geçmişine kadar eskiye uzanır. Bay ve Bayan Sallabaşların oğluna dadılık yapmak için geldiği büyük ve görkemli İstanbul hikayesi başladığında, bir katil olacağından habersizdir. Suçunu itiraf eden bir katile dönüşmesindeki etkin tetikleyici rol, Yolpalas’ın şoförünün Akkız’ın travmasının özü olan annesinin katili olmasında gizlidir.
Suçlu ile empati yaptıran bir algıda seçicilikle jilet gibi pürüzsüz işlenen roman, 1900’lerin başında Şişli’de Yolapalas apartmanında işlenen cinayetin görüldüğü dava ile başlar. Mesleğinin henüz ilk yıllarında olan ve bir katili savunan avukatın etkileyici savunma mekanizması da romanda ruhsal monolog ve diyaloglar eşliğinde okunmaktadır. Romandaki akıcı betimlemelerde tespit ediliyor ki, müvekkilini aklamak için mesleğinin zirve noktasına ulaşıp, yere çakılan; kazanmak suretiyle yarattığı delillerle tekrar zirveye çıkarak ilk meslek yıllarının önemli bir dosyası halinde nitelendirilecek olan bu Yolpalas cinayeti vakası, avukatın vermiş olduğu mücadele ile daha da dikkat çekici bir unsurdur.
Yolpalas, dönemin İstanbul’unu, kentte yaşayan aydınların Türkiye ve Avrupa’ya olan bakışlarını, yeni oluşan sınıf çatışmalarını ve anlamda istikrarla sonradan görmenin iç yüzeyini genel hatlarıyla ele almaktadır. Karagümrük’ten çıkışın anahtarı Yolpalas’tır. Nitekim
Cinayet vakasının ince işlenişi, yüksek sosyetenin ve devrin yaşantısından kesitler, sosyal eleştirinin malzeme olgusu olarak romanda işlenmiştir. Cinayete zemin hazırlayan şaibeli olay örgüsü işlenirken ana karakterlerin toplumun zengin ve fakir prototiplerini oluşturduğu da titizlikle analiz edilir. Bay Murat Sallabaş’ın zengin bir müteahhit-yol- olması; İstanbul’un asil soyluları ile davetlerde bulunup, doruk noktalarda şuh kahkahalar eşliğinde geçirilen entelektüel geceleriyle bilinmesi, onun mertebesini ulaşılmaz ve sahici bir noktaya taşımaktadır:
“Biz havyar yiyor, şampanya içiyoruz. Ötekiler soğan, sarımsak yiyor, nefesi kokuyor. Hep hasat, işçilere güya yapılan haksızlığa gelince, o da Bolşevik makulesi[3] (takımı) baldırı çıplakların çıkardığı yalan.”
Karagümrük’ten çıkışın anahtarı Yolpalas’tır bu romanda. Sefil Akkız’ın ve yoksulluktan geldiği bariz olan Bayan Sallabaş Sacide’nin sonradan görme veya görülme köhne yalnızlığı, bir haykırış olarak kanlı bir figürana, anatomiye ve şeytan üçgenine dönüşür. Asilzade ile köylü çatışması, Batı hayranlığı ve Sallabaş ailesinin milyonluk serveti… Poker geceleri… Şişli sosyetesinin davetlerindeki sosyal hiyerarşiden, modernleşen Türk’ün öz betimlemelerle kuşatılmış yapısına değin, her bir detay bu romanda dönemin soylularından izler taşır:
“Nihayet Sallabaşların şampanyalı davetleri, yüksek poker alemleri vardı ve bu davetler, değil İstanbul kibarlarını, hatta ecnebi seyyah ve gazetecileri bile celbediyordu.”[4]
Romandaki kriminolojik bulgular, yalnızca cinayeti itiraf eden suçlunun suçunu itiraf etmesiyle çıplaklığını sergilememektedir. Nitekim kriminoloji, ceza hukukunun yetersiz bir bakiye olmasından sebeple var olmamıştır. Koşulları, toplumun daha huzurlu bir zeminde yaşama arzusunu gerçekleştirmek üzere, toplumun suç karşısındaki tepkisine bir etki damarı olma önceliğidir.
Bu romanda katili aklamaya çalışan avukat-müvekkil diyaloğunda da anlaşılacağı üzere stratejik bir gözlem bilimi olarak kriminal sosyal bilim dalları temel unsur olarak devreye girmiştir. Katilin suçu itiraf etmesi, stratejik bir savunma atağında olmadığı anlamına gelmez. Planlanmış bir suç vakası ile seyri doğal bir ortamda gerçekleşen öldürme ve öldürmeye teşebbüs eylemleri, gerçekleşmese dahi yeltenmekten kasıtlı bir suç unsuru olarak cezalandırılabilir.
Romanın gelişme sekansında cinayetin işlendiği bölümü, Bay Sallabaş’ın kayınpederi Agah Bey’in cesur; fakat aceleci bir vaziyetle Şişli Komiserliği’ni aradığı şeklinde aktarılır. Serkomiser’in maktulün incelenmesinin ardından çıkardığı kriminolojik bulgu tespitinin yapıldığı rapordaki detaylar, sayfa 36’da şu şekildedir:
“Maktul diz çökerken arkasından, omuz başından, küreklerinin ortasından vurulmuş ve derhal ölmüş. Kullanılan silah, keskin bir Japon hançeri…”
Halide Edib bu cinayet romanında, “Neden öldürdün?” sorusuna karşılık katilin yaptığı açıklamasını, onun ağzından tek bir sebep unsuruyla sunuyor; anne faktörüyle ilişkili travmatik çocukluk… Mesleğinde yeni olan avukatın-Rıfkı-bu dosyaya bakıyor olmasını da romanın 42.sayfasında tanrısal bir bakış açısıyla, zihninde çevirdiği gizli düşünceleriyle yazmıştır. O ay, sayılı devir alan avukatın, icra konusunda yeni olmasına rağmen oldukça stratejik ve analitik bir gözlem yeteneği olduğu okunmaktadır. Ayrıca avukatın kafasında kurduğu realist bir senaryo ile köprü kurduğu sorgu şematiğinde şu cümleler dikkat çekiyor:
“Maktulün hayatını içinden tahkik etmek, katilin hayatını da ta çocukluğundan başlayarak tespit etmek.”
Bu cümlelerden sonra ilerleyen sayfalarda avukatın suç mahallindeki tespitlerinden sonra katil Akkız lakaplı Nadire ile görüşmek üzere akıl hastalığı kliniğine yol almaktadır. Gözlem altına alındığı yer tımarhaneden farksız, ta kendisi, doğru adresidir. Dönemin kanunlarını, sosyolojik analizlerini, devlet kurumlarının işleyişlerini de tespit etmek mümkün olmakla beraber önemlidir. Nitekim Akkız ile görüşme seansında örgü ördüğünü, bu örgünün de bir bebeğe değil, kaz çocuğuna ördüğünü söyler. Avukat Rıfkı çok uzatmadan, bir hafta sonra mahkemenin olduğunu, birini öldürmenin cezasını izah eder. Neden öldürdüğünü itiraf etmesini ister; çünkü onu kurtarmayı, beraat etmesini bir avukat kimliğiyle öncelikle istemektedir. Akkız’ın annesi Ümmühan’dan dolayı öldürdüğünü, bu gerçeği öğrendiğini söyler. Mükerrem’in annesinin öküzlerinden kazançla biriktirdiği paralarını alıp faiziyle ödeyeceğine söyleyip, ısrar ettikçe aralarında arbede yaşandığını itiraf eder. Akkız için bu bir sır niteliğinde, çocukluk travmasıdır; çünkü Mükerrem onu ötekileştirmiştir. Onun kazlarını taşıdığını, onu çocukken tekmelediğini söyler… Sırma -kaz- hırçınlaşınca Mükerrem’in üstüne bastığını, bağırsaklarının fırladığını acı bir travmatik haykırışla izah eder avukata… Çocukken ettiği yemini gerçekleştirdiğini, tesadüf üzeri Yolpalas’ta denk geldiklerini söyler. Kriminolojik olarak bakıldığında bu bir stratejik; ancak zamansız bir cinayet planıdır. Travmanın tezahürü, öldürme içgüdüsünün taşkın esareti ve kararlı bir tutumla maktulü öldürme eylemine itmiştir.
Sallabaşların apartmanında birlikte çalıştıkları için her ne kadar içindeki öfkeyi tutsa da bu şoförün kendisine ahlaksız teklifler etmesi, kadınlık gururunu ayaklandırmış, annesinin diri öfkesini ikiye katlamıştır. Bu bağlamda katilin, Akkız’ın bilinçaltında yatan öldürmeye teşebbüssün intikamı, ahlak sınırları da zorlandığında kriminal vakanın alevlerini ortaya çıkarıp, ipin ucunu kaçırarak cinayete sevk etmiş olarak değerlendirilmektedir.
Romanın asıl mücadelesi, avukat Rıfkı’nın birinci raporun iddianamesini heyet onayladığında güçlü bir savunmaya ihtiyaç olunduğundan, önlem almak suretiyle ikinci raporu almak için çaba sarf etmesidir. Genç avukat, çürük olduğunu ispat edeceği iddianamelerin şunlar olduğunu söyler:
1. Cinayet saiksizdir.
2. Katil herhangi bir küçük sebeple kan dökebilecek hilkatte canavardır.
3. Kurnazdır. Bundan dolayı mevhum bir saik olduğu hissini veriyor ve bununla etrafa kendinin deli olduğu kanaatini yayıyor.
4. Cemiyet ve cemaat için katil bir tehlikedir, en büyük ceza, yani idam hükmü verilmelidir.[5]
Mahkeme günü geldiğinde hakim katil Akkız’a avukatın okuduğu ifadenin ona ait olup olmadığını sorar ve “Evet.” Yanıtını alır. Mahkeme devam etmekte, Rıfkı genç yaşına rağmen bu cinayet davasında Akkız’ı Yolpalas civarını esas alarak hırsla aklamaya çalışmaktadır:
“Muhterem heyetiniz bilir ki, bir çiftçi için bir çift öküz en yüksek refah ve emniyet idealidir. Belki biriken para yekun itibariyle bir zengin ziyafetinin şampanya masrafı kadar bile değildir. Fakat toprakta çalışanlar için bütün bir hayattır. İşte maktul evvela kadının namusunu çalmış…”
“Bu hadise, müvekkilimin gönlüne ilk defa adam öldürme hırsını koymuş, ilk saik bu eski bir facia ile kızın kafasına tohum atmıştır. Yolpalas’ta karşılaştıklarında adam kızın odasına çıkıyor, namusunu tehdit etmekle kalmıyor, çocuğu da tehdit ediyor. Zamanında kaz yavrusunun bağırsaklarını deşecek kadar hain olan bu herifin, çocuğa da aynı fenalığı yapabileceğini düşünüyor.” Diye mahkemedeki savunmasına şu sözleri de ekliyor:
“Çünkü müvekkilimin basit kafasında, şefik yüreğinde, sakat bir palazla sakat bir çocuğun hayatı aynı derecede mukaddestir. İkisi de aynı sevgiye, aynı derecede esirgenmeye muhtaçtırlar… “
Öldürme eylemini suçlu aklama perspektifinden bir avukat şu şekilde kriminalize etmektedir:
“Bu kan, intikam için değil, nefis ve namus müdafaası için dökülmüştür. “ diyerek savunmasını vermektedir.
Sonuç hususunda mahkeme heyeti, hakim kararını katilin suçsuz olduğu gerçeğiyle açıklar. Gazete muhabirleri magazinsel şova dönüştürülen bu Yolpalas cinayetinin katilini yüksek deklanşör sesleri eşliğinde çekmektedir…
“Yolpalas Cinayeti” romanı esasında bir namusun, çıplak gerçekliğin ve onurun romanıdır. Kriminolojik bulgularının tespitinde avukatın hırslı ve azimli analitik zekası etkin rol oynamıştır. Hükmü iki saat sonra veren hakimin, katilin suçsuz olduğunu beyan ettiği satırlar romanın son satırları olsa da Halide Edib’in kaleminden omurgalı bir cinayet romanı işlenmiştir. Nihayetinde her öykü, kurmaca değildir. Bu cinayet, Akkız’ın intikam hırsı, namussuzluğa namus kılıcı olarak tarih sayfalarında kazınmıştır. Ne de olsa her bir olay yeri, her bir cinayet vakası, ardında mutlak bir iz bırakır. Zeka ile orantılı stratejik bir intikam hırsıdır Yolpalas…
Kaynakça
Adıvar, H.E. (1937). Yolpalas Cinayeti. Muallim Ahmet Halit Kitap Evi. İstanbul.
Adıvar, H.E. (5 Ağustos – 21 Birinci Teşrin 193). Yolpalas Cinayeti. Yedigün, nr. 178-189.
Enginün,İ. (1978). Halide Edib Adıvar’ın Eserlerinde Doğu ve Batı Meselesi. İstanbul.
Tüysüz, D. (Ekim: 2020). Kriminoloji ve Sinema. Doruk Yayınları.
Dipnotlar
[1] Halide Edip Adıvar, “Vurun Kahpeye, Selim İleri’nin Sonsözüyle”, Baskı: 27, sf.88, Can Yayınları -Miras Seçkisi-, 2019. [2] Kaz Akkız’ın kimlikteki ismi: Nadire’dir. [3] Bolşeviklik: Rusya’da XX. Yüzyıl başlarında doğan ve Lenin tarafından geliştirilen devrimci hareket. Bolşevik yanlısı olan kimse. [4] Halide Edip Adıvar, Yolpalas Cinayeti, sf.18, Can Yayınları, 2.Basım: Nisan, 2011. [5] Halide Edip Adıvar, Yolpalas Cinayeti, sf.54, Can Yayınları, 2.Basım: Nisan, 2011.
Yorum Yazın