Oğuzhan Türkmen
Oğuzhan Türkmen

Mafya Düzeni mi, Hukuk Devleti mi?

Yayınlanma: 09 Mayıs 2026
108 Görüntüleme
Mafya Düzeni mi, Hukuk Devleti mi?
Bir yanda dirsek çürüttüğümüz akademik bir kariyer, bir yanda hayata tutunmak için verdiğimiz yaşam mücadelesi...

Konda gibi köklü kurumlarda edindiğimiz saha yöneticiliği tecrübesini, memleketimiz Kayseri’de bir iş modeline dönüştürelim dedik. Ancak karşımıza çıkan tablo, profesyonellik maskesi altına gizlenmiş bir belirsizlikler silsilesi oldu.

30 Mart’ta Ankara’ya çağrılarak Optimar Araştırma ile el sıkıştık. Şartlar belli, emek ortadaydı. İki hafta boyunca beş arkadaşımla birlikte sahanın tozunu yuttuk, zorlu anketleri tamamlamak için gece gündüz demedik. İşin sonunda karşımızda muhatap bulacağımızı sanırken, duvarlarla karşılaştık. 15 Mart’ta (ve sonraki her hafta) 'Cuma yatacak' denilen ödemeler, 'diğer şirket onaylayacak' bahaneleriyle birer oyalama taktiğine dönüştü. Bugün 9 Mayıs. Ne telefonlar açılıyor ne de mesajlara dönülüyor. Beş kişinin alın teri, Hilmi Daşdemir’in firmasının sessizliğinde kaybolup gitti.

Optimar vakasının üzerine, bu kez bir "modern taşeronluk" hikâyesi eklendi. 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda, tüm dünya emeğin kutsallığını konuşurken, ben Kayseri Forum AVM’nin zeminlerini parlatıyordum. Moore People firması aracılığıyla, ISS gibi dev bir temizlik ağının taşeronu olarak işe başladım. "Haftalık ödeme" vaadiyle ikna edildim, bayram seyran demeden çalıştım. Günün sonunda işin bana uygun olmadığını söyleyerek ayrıldığımda nezaketle uğurlandım. Ancak o nezaket, ödeme günü geldiğinde yerini tam bir haydutluğa bıraktı. 7 Mayıs Perşembe günü beklediğim o 2500 TL (ki bugün bir telefon faturasını bile ancak karşılayan o komik rakam) yatırılmadı. Aradığımda aldığım cevap, Türkiye’deki denetimsizliğin ve sahipsizliğin özeti gibiydi: "İstediğin yere başvur, ödemiyoruz!"

Sistem öyle bir kurulmuş ki; en tepedeki dev firma (ISS), taşeronun (Moore People) yaptıklarından sorumlu olmadığını iddia ediyor. Aradaki zincir uzadıkça, işçinin hakkı o zincirin halkaları arasında eriyip gidiyor. Bir tarafta yüksek lisans tezimde "insan onurunu" ve "etik değerleri" kağıda dökerken, diğer tarafta 2500 TL gibi bir rakamın üzerine yatan, telefonda yüzünüze kapatan bir arsızlıkla çarpışıyorum. İki ayda iki kez dolandırılmak, bu ülkedeki "çalışan insan" tanımının ne kadar savunmasız bırakıldığının somut bir kanıtı.

İşin en absürt tarafı ise hak arama yolunda karşımıza çıkan 'arabuluculuk' sistemi. Hakkını almak için gittiğin kapıda sana "Alacağını kanıtlarsan 9 bin liralık masrafı bölüşürsünüz" deniliyor." Yani sistem, mağdur olana "Hakkını almak istiyorsan önce masaya para koy" diyor. Kazanacağım üç kuruşu da (belki de daha fazlasını) kendisine vermemi istiyor. Mafya düzeninden hallice olan bu bürokratik döngü, tez yazarken üç kuruş kazanmaya çalışan bir gencin emeğinin nasıl bu kadar kolay hiçe sayılabildiğinin acı bir kanıtı.

Şimdi soruyorum: Hukukun "önce para ver sonra hakkını arayalım" dediği, şirketlerin "git istediğin yere şikayet et" diye kafa tuttuğu bu düzende, "vatandaş" olmanın anlamı nedir? Vergisini veren, kurallara uyan, emeğiyle geçinmeye çalışan bir birey olarak bu sistem bana ne sağlıyor?

Telefon faturaları, kredi kartı borçları ve bitmek bilmeyen yaşam masrafları arasında sıkışmışken; emeğimin bu kadar ucuz, haysiyetimin bu kadar saldırıya açık olması artık taşınmaz bir yük. Bu yüzden, bana bu ülkenin tanıdığı kağıt üzerindeki hakların hiçbirini istemiyorum. Modern dünyanın bu kokuşmuş "sosyal sözleşmesini" tek taraflı feshediyorum.

Kendimi artık bu topraklara ait, bu sistemin bir parçası gibi hissetmiyorum. Artık tek arzum; ruhsuz betonların, yalan vaatlerin ve insanı evraklar arasına gömen o hantal mekanizmanın uzağında, en vahşi ama en hakiki adaletle işleyen bir kabile düzenine sığınıp bu çürümüş toplumsal sözleşmeyi yırtıp atmak. Çünkü orada en azından "insan" olmanın, "emek" vermenin doğrudan bir karşılığı var. Orada dosya masrafı adı altında onurunuz pazarlık konusu edilmez.

Türkiyede yaşayan bir vatandaş olarak, PES EDİYORUM.

 

Yorum Yazın