Eğitim mi ekonomi mi: Bir ahlaki erozyonun anatomisi
Bu sorunun cevabını aslında toplum olarak derinlemesine düşünmemiz ve yarınımızın güvende olmasını istiyorsak bir an önce somut bir çözüm yolu bulmamız gerekiyor. Bugün çalışma hayatının içine düştüğü açmazlar, tam da bu iki kavramın kesişim noktasındaki çürümeyi işaret ediyor.
İşverenlerin hem kapıda "tecrübe" şartı koşup hem de bu tecrübeyi edinebilmemiz için gerekli zemini hazırlamaması, yaşadığımız en büyük sistemik çelişkilerden biri değil midir? Binbir emekle, zorla deneyim kazanıp bir işe girdiğimizde ise bu kez karşımıza bambaşka bir duvar çıkıyor: Mobbing ve sömürü düzeni.
Bir işverenin, çalışana yaptığı yatırımı bir değer olarak görmek yerine, çalışanın kalıcı olmayacağı şüphesiyle sadece "günlük kâr" odaklı hareket etmesi trajik bir yaklaşımdır. Mesai saatlerinin dışına taşan acımasız iş yükleri, buna karşılık ödenmeyen ek mesai ücretleri ve işçiyi bir değer değil de adeta "tüketilebilir bir kaynak" olarak gören bu zihniyet, iş etiğinin ne derece göstermelik olduğunu ortaya koymaktadır. Emekçinin alın terini, işverenin kâr hırsına kurban eden bu yaklaşım, iş hayatındaki ahlaki erozyonu gözler önüne sermektedir.
İş hukukunda radikal reform zorunluluğu
Çalışma hayatındaki bu açık çarpıklık, işçiler için mevcut yapının kökten değişmesini artık kaçınılmaz bir sürece getirdi. Öncelikli olarak iş hukukunun, işverenin kârını korumaktan ziyade, masanın zayıf tarafı olan işçinin haklarını korumaya ve güvence altına almaya yönelik daha sert tedbirlerle yeniden düzenlenmesi gerekir. Örneğin mevcut işsizlik ödeneği sistemi, günümüzün mobbing ve zorla istifa ettirme gerçekliklerini karşılamaktan tamamen uzaktır.
İşsizlik ödeneğinin sadece klasik işten çıkarılma hallerinde değil, mobbinge uğradığı ispatlanan veya bu psikolojik şiddet sebebiyle istifa etmek zorunda bırakılan kişilere de verilmeye başlanması gerekmez mi? Bu adım, işçi üzerinde kurulan "aç kalma" baskısını kıracak, işverenler için de mobbingi bir yönetim modeli olmaktan çıkaracak devrimsel bir hamle olacaktır. İşçinin hukuki güvencesinin sadece kâğıt üzerinde kalmadığı, mobbingin gerçek bir tazminat ve ağır yaptırım karşılığının olduğu bir düzen; ancak emeğin değerini koruyabilir.
"Günü geçirme" çabası ve üretimden kaçış
Bugün işsizlik oranının bu denli yükselmesinin altında yatan en büyük etkenlerden biri, işverenlerin deneyim konusundaki bu katı ve gerçek dışı tutumlarıdır. İşe girdikten sonra dahi kendini güvence altında hissedemeyen işçiler, aldıkları komik ücretler ile harcadıkları zamanı ve ömürlerini kıyasladıklarında; çalışmanın, "ekonomik bir kazanç" sağlamaktan ziyade kendilerinden götüren bir "kayıp" olduğunu görmeye başlamaktadırlar.
Bu durum, gençlerin ve kalifiye insanların iş arayışını bırakıp, hayatı sadece "günü geçirme" çabasıyla yaşamasına neden oluyor. Kendi potansiyelleriyle bir üretim arayışına giren bireyler, çabalarının karşılığını alamadıkları zaman motivasyonlarını ve üretme içgüdülerini tamamen kaybediyorlar. Bu da işsizlik sarmalını daha da büyütüyor.
Devlete ve işverenlere düşen sorumluluk
Bu karanlık tablonun düzelmesi için en büyük görev devlete ve işverenlere düşmektedir. İşverenlerin işçiyi sadece bir maliyet kalemi olarak görmeyip, insan onuruna yakışır bir politika sergilemeye başlamaları; devletin ise işçiyi koruyacak tedbirleri sadece kâğıt üzerinde bırakmayıp, iş sahasında gerçekten uygulanabilir ve hissedilebilir kılması şarttır. Aksi takdirde, ne eğitimde eşitliği ne de ekonomik refahı konuşmak mümkün olacaktır.
Yorumlar
Rana gül