Dört Duvar Arasına Sığdırılan Hayatlar:
Sokaklar hareketli, sosyalleşme imkanı sağlayan mekanlar dolu, dijital dünya hiç olmadığı kadar yüksek gürültüde. Ancak tüm bu kalabalıklığın uzağında, odasının kapısını üstüne kapatmış, ne eğitimde ne sosyal hayatta ne de istihdamda yer alan devasa bir kitle sessizce büyüyor: “Ev Gençleri” Japon kültüründe hikikomori dediği, bizde ise “işsiz güçsüz” diye geçiştirdiğimiz bu durum, artık bireysel bir tembellik hikayesinin çok daha uzağına gidiyor. Toplumsal olarak büyümeye başlayan bu durum, kuşaklar arası sessiz ama çok derin bir kopuşun en somut göstergesi.
Sosyolojik açıdan incelendiğinde, karşımızda duran tablo bir “geleceksizlik sendromu”dur. Önceki Gençler, ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar sistemin kendilerine vadettiği asgari standartlara bile ulaşamayacaklarını görüyorlar. Çaba ve ödül arasındaki o kutsal bağ koptuğunda, geriye büyük bir eylemsizlik kalır. En gençliği, mevcut toplumsal düzene ve ekonomik adaletsizliğe karşı verilmiş pasif bir protestodur. Sistemin dışına çıkmazlar ama sistemin içinde rol almayı da reddederler. Kendilerini kapalı kapılar arkasına sıkıştırarak, dışarıdaki onları beklediğine inandıkları hayal kırıklıklarından korurlar.
Psikolojik boyutta ise durum daha sarsıcı. Ev gençleri, bir tür “gönüllü hapis hayatı” yaşıyor gibi görünse de aslında yoğun bir yetersizlik ve değersizlik hissiyle boğuşuyorlar. Dış dünya, her an başarıyı, parlamayı ve kusursuz görünmeyi dayatırken; evdeki genç, bu beklentilerin ağırlığı altında eziliyor. Sosyal anksiyete, depresyon ve aidiyet kaybı kronik bir hal alıyor.
Bilgisayar ekranları veya telefon camları, dış dünya ile kurulan tek güvenli bölgeye dönüşüyor. Çünkü dijital dünyada kontrol onlardadır; oysa gerçek hayat, öngörülemez ve acımasızdır.
Bu durum, ebeveyn kuşağı ile gençler arasında aşılması imkansız bir uçurum yaratıyor. Eski kuşakların "azimli olmak" ya da "kanaat etmek" olarak gördüğü kavramlar, bugünün gencine sadece boş birer avuntu gibi geliyor. Ebeveynler gençleri tembellikle suçlarken, gençler ailelerini kendilerini anlamamakla ve çağın gerisinde kalmakla itham ediyor. Ortak dil yavaş yavaş kayboluyor, yerini soru cevap şeklinde birkaç zoraki cümleye bırakıyor.
Ev gençleri meselesi, sadece o gençlerin ya da ailelerinin sırtına yüklenecek bir yük değildir. Bu, toplumun vaatlerinin kuruduğunun, gençliğe sunacak bir hikayemizin kalmadığının kanıtıdır. Onları odalarından çıkarmak istiyorsak, önce dışarıdaki dünyayı yeniden güvenli, adil ve yaşanabilir kılmak zorundayız.
Aksi takdirde, kendi evinde mülteciye dönüşmüş kayıp bir nesille baş başa kalacağız.
Yorum Yazın