Şairler ölünce şiirleri doldurur boşluğu. O yüzden yok olmazlar hiç.
Bazı insanlar yaşarken konuşur, öldükten sonra susar. Bazıları ise yaşarken kelimeler kurar, öldükten sonra kelimelerin kendisine dönüşür. İşte şairler, ikinci gruptadır. Onlar, toprağa emanet edilen bedenlerinden çok önce dizelerine yerleşmiş insanlardır.
Bir şairin ardından duyulan acı, aslında onun yokluğundan değil; sesini artık yeni bir şiirde duyamayacak olmaktan kaynaklanır. Fakat sonra bir kitap açılır, sararmış bir sayfa çevrilir, yıllar önce yazılmış bir dize gözlerimize ilişir. İşte o anda anlarız ki şair gerçekten gitmemiştir. Çünkü şiir, ölümün susturamadığı tek sestir.
Ahmet Telli de Türk şiirinin hafızasında böyle yaşayacak isimlerden biridir. Şiirlerinde yalnızca bireysel acıları değil; umudu, direnci, aşkı, memleket özlemini ve insanın içindeki kırılganlığı dile getirdi. Onun dizeleri, birçok insanın kendi hayatını anlattığına inandığı aynalara dönüştü. Belki de büyük şairlerin en önemli özelliği budur: Kendi hikâyelerini yazarken milyonlarca insanın sessizliğine tercüman olabilmek.
Şairler, ölümden korkmazlar. Çünkü bilirler ki insan bir kez gerçekten sevilmişse, bir kez gerçekten okunmuşsa, bir kez bir yüreğe dokunmuşsa artık zamana yenilmez. Kitap raflarında bekleyen her eser, yeni bir okurun elinde yeniden nefes alır. Her okunuşta şair yeniden doğar.
Ahmet Telli'yi anarken aslında yalnızca bir şairi uğurlamıyoruz. Bir dönemin tanıklığını, vicdanını ve duygusunu selamlıyoruz. Onun ardından söylenecek en doğru söz, belki de kendi şiirlerinden yükselen o insan sıcaklığıdır. Çünkü gerçek şairler, yaşamlarını tamamlasalar bile cümlelerini tamamlamazlar. Her okur, onların şiirini kendi yüreğinde yeniden yazar.
Bu yüzden şairler ölmez.
Onlar, bir kitabın arasında unutulmuş kuru bir yaprakta, yağmurlu bir akşamda ezbere mırıldanan birkaç dizede, bir genç kızın defterinde, yaşlı bir adamın hafızasında yaşamaya devam ederler.
Şairler ölünce şiirleri doldurur boşluğu.
Ve şiir oldukça, hiçbir şair gerçekten yok olmaz.
Yorum Yazın