Bazen durup dururken, çocukken koştuğumuz o sokakların kokusu gelir mi burnunuza? Akşam ezanı okunmak üzereyken o son golü atmaya çalışmanın telaşı, bakkaldan alınan bir gazozun dünyalara bedel mutluluğu... Annelerimizin pencereden uzattığı o salçalı ekmeklerin tadı hâlâ damağımızdadır muhtemelen. O zamanlar sokaklar o kadar büyüktü ki, içimize kocaman bir dünya sığardı. Kimsenin kapısı sıkı sıkıya kilitlenmez, anahtarlar paspasın altına sevgiyle bırakılırdı. Çünkü mahalle, hepimizin sığındığı ortak bir yuvaydı.Şimdi şöyle bir etrafımıza bakalım. Ne ara bu kadar büyüdü bu binalar? Ne ara toprağa basmayı, ağaçlara dokunmayı unutup gökyüzüne doğru kat çıkmaya başladık?Bugün çoğumuz, o dikey dünyanın birer parçasıyız. Yüksek katlı apartmanların şık, konforlu ve korunaklı dairelerinde yaşıyoruz. Evlerimiz çocukluğumuzdakinden daha geniş, daha sıcak, belki de çok daha güvenli. Ama o eski mahallenin hesapsız samimiyetini, asansörlerin o hızlı kabinlerine sığdırıp yukarıya taşıyamadık sanki.Kapımızı kapatınca dışarıda bıraktığımız şey sadece şehir gürültüsü değil; insan sesleri, hayatın ta kendisi oldu. Asansör aynalarında karşılaştığımızda gözlerimizi kaçırdığımız, yan dairemizde kimin güldüğünü, kimin sessizce ağladığını bilmediğimiz yepyeni bir yalnızlık biçimiyle tanıştık. Eskiden üst katımızdan gelen ayak sesleri "Aynur ablalara misafir geldi" dedirtirken, şimdi sadece bir gürültü şikayetine dönüşüyor. Komşunun kokusu sinen o sıcak çorba kaseleri, yerini apartman WhatsApp gruplarındaki resmi ve mesafeli mesajlara bıraktı.Kötü niyetimizden değil elbet, hayat bizi çok koşturdu. Akşam eve kendimizi attığımızda o beton kalelerimizin içine çekilmek, dünyaya karşı bir kalkan oluşturmak en kolayı geldi. Ama insan, o kalkanın arkasında korundukça biraz da eksiliyor işte.Apartmanlarımız gökyüzüne doğru uzandıkça, birbirimize olan mesafemiz de fark ettirmeden açıldı. Akşamları elimizde telefonla, sosyal medyanın o renkli ve kalabalık dünyasında gezinirken bile içimizde duran o tarifi zor boşluk var ya; işte o, aslında yanı başımızdaki insana duyduğumuz hasretin sesi. Yirminci katın penceresinden, o devasa camların arkasından şehre bakarken hissettiğimiz o ince sızı, gökyüzüne uzanan yalnızlığımızdan başka bir şey değil.Biz o çocukluk sokaklarımızı sadece geçmişe özlem duyduğumuz için aramıyoruz. Biz aslında sırtımızı birbirimize güvenle yaslayabilmeyi, balkondan balkona edilen o tatlı sabah sohbetlerini, yani o en yalın insan sıcaklığını özlüyoruz.Belki zamanı geriye saramayız, o binaları küçültüp şehirleri eski haline getiremeyiz. Ama beton duvarların arkasında kalbimizi de betonlaştırmak zorunda değiliz. Yarın asansörde karşılaştığımız o komşuya sadece nezaketen başımızı sallamak yerine, gözlerinin içine bakarak içten bir "Günaydın, nasılsınız?" demekle başlayabiliriz. Birbirimize pişirdiğimiz bir kekten pay ayırmakla, kapıdaki kuryeye bir bardak su uzatmakla...Çünkü dünya ne kadar dikey yükselirse yükselsin, ruhumuz her zaman yatayda, o birbirine değen evlerin olduğu eski mahallede huzur buluyor. Ve o sıcaklığı yaşatmak, gökyüzüne uzanan binaların arasında hâlâ bizim elimizde.
Yorum Yazın