Çürüyen İncirler Çağı: Kararsızlığın Gizli Felci
Hayatın sunduğu binbir ihtimal arasında kaybolurken, kendimize birazcık geç kalmanın ve durup soluklanmanın zararsız hikâyesi; her şeyi yetiştirmek zorunda olmadığımızı, durmanın da bir yola dahil olduğunu fısıldayan küçük bir hatırlatma. Belki de asıl mesele en doğru meyveyi seçmek değil, yanılma payımızı ve yaralarımızı kendi hikâyemizin en değerli parçası olarak sevebilmektir.
Dalların Altındaki O Derin Sessizlik
Zihninizin içinde durmadan dönen o "acaba" sesleriyle bir ağacın gölgesinde oturduğunuz oldu mu hiç? Her bir dalı ayrı bir hayata uzanan, bakarken bile insanı yoran devasa bir ağaç... Sylvia Plath, bu sıkışmışlığı yıllar önce önümüze tek bir cümleyle koymuştu: "Hayatımı önümde dalları açılan bir incir ağacı gibi görüyordum. Her dal, harika bir geleceğe uzanıyordu... Ama ben hangisini seçeceğime karar veremeden incirler çürüyüp yere düşüyordu." Bugün pek çoğumuz, tam da o muazzam ağacın gölgesinde, sırtımızı gövdesine yaslamış bir halde duruyoruz. Başımızı yukarı kaldırdığımızda gördüğümüz o sınırsız olasılıklar, bizi heyecanlandırmaktan ziyade yoruyor. Modern çağ bize her sabah sessizce aynı şeyi fısıldıyor: "Her şey olabilirsin, her yere ait olabilirsin, her hayatı kusursuzca yaşayabilirsin." Ancak bu vaat, ruhumuza bir özgürlük alanı açmak yerine, bizi olduğumuz yere çivileyen gizli bir hapishaneye dönüştü. İnsan, sınırları olan bir varlıktır; oysa önümüzdeki dallar sınırsızlığa uzanıyor. Bu tezat, kalbimizde derin bir eylemsizlik sızısı bırakıyor.
Bir Göğüs Ağrısı: "Acaba Daha İyisi Var mı?"
Yol ayrımlarında durmak her zaman zordu, fakat günümüzde bu zorluk bir iç hesaplaşma hastalığına dönüştü. Sadece mesleğimizi veya yaşayacağımız şehri seçerken değil; okuyacağımız kitaptan, hayatımıza ortak edeceğimiz insana kadar her adımda zihnimizin bir köşesinde o kırılgan soru yankılanıyor: "Acaba diğer dalı seçseydim ne olurdu?" Bu soru, içinde bulunduğumuz anın tüm kokusunu, tadını ve neşesini emip bitiriyor. Bir dalı sıkıca tutsak bile, gözümüz hep uzaktaki diğer meyveye takılı kalıyor. Mükemmel olanı, en doğru olanı ıskalamama çabası bizi öyle bir noktaya getiriyor ki, hiçbir adımı tam anlamıyla atamaz oluyoruz. Seçim yapmaktan korkmak, hayatı sessizce ertelemektir. Biz en tatlı, en olgun incirin hangisi olduğunu tartışırken, zamanın rüzgârı dalları sallamaya ve o güzelim olasılıkları birer birer toprağa düşürmeye devam ediyor. Üstelik toprak, yaşanmamış hikâyelerin sessiz ağırlığıyla doluyor.
Kendi Kusurlu Hikâyene İnanmak
Hayat, tüm olasılıkları aynı anda sırtlanabileceğimiz, her daldan aynı anda beslenebileceğimiz bir oyun alanı değil. Bir yolu seçmek, diğer yollara kibarca veda etmektir; bu hüzünlü veda, büyümenin en yalın kuralıdır. Ağacın altında açlıkla ve o haklı kararsızlıkla beklemektense, insan kendi kalbinin sesine güvenerek bir dalı seçmeli. Belki o dal en yüksekte duran, en çok alkışlanan dal olmayacak. Belki kopardığımız o ilk incir beklediğimizden biraz daha buruk, biraz daha ekşi çıkacak. Olsun, canın sağ olsun. Yanlış bir yolda yürümek, hiçbir yola çıkmayıp hayatın bizi kendi korunaklı alanımızda çürütmesini izlemekten çok daha insani, çok daha şefkatlidir. İnsan düştükçe, yanıldıkça ve eksik kaldıkça tamamlanır. Şimdi başınızı o yorucu dallardan biraz olsun indirin; ayaklarınızın bastığı toprağı hissedin ve önünüzdeki ilk patikaya doğru sakin bir adım atın. Çünkü incirler bizim hazır olmamızı beklemez, onlar sadece kendi mevsimlerinde sessizce dökülürler.
Yorum Yazın